21 Mayıs 2017 Pazar

Tanrının Ölümü Üzerine

Tanrının öldüğünü biz biliyoruz, peki ya tanrı? Bu nükte ünlü Slovak düşünür Zizek'e ait. Zizek'in bu sözle anlatmak istediği şu: Kant'çı terimlerle konuşursak saf aklın sınırları içinde, tanrının öldüğünü biliyoruz fakat pratik alanda öyle eyliyoruz ki tanrının kendi ölümünden habersiz olması, pekala mümkün

Tanrının Yapılamayan Cenaze Töreni

Kant
 Kuşkusuz ilk değil, fakat felsefi manada dine en büyük saldırılar aydınlanma felsefesi(ya da aydınlanmacı felsefe) tarafından yapıldı. Aydınlanmanın iki büyük düşünürü Rousseau ve Kantla birlikte Tanrı aklın kavrama alanından sürgün edildi.
Kant Saf Aklın Eleştirisinin transandantal diyalektik bölümünde, insanın var olandan hareketle tanrıya ulaşmasının diyalektik aklın bir yanılgısı olduğunu söylüyordu, ona göre var olanın tekinsiz değişimi, yıpranması ve sınırlı olması saf aklı, diyalektik bir siçrayışla, sonsuz, sınırsız ve mutlak bir tanrı düşüncesine götürüyordu.
Kant  saf aklın eleştirisinde akılla idrakten men ettiği tanrıyı daha sonra pratik aklın alanında ahlak yasası sayesinde bulacaktı. Rousseau  tanrıya kesinkes inanıyordu fakat onun tanrısı da akılla kavranılacak bir tanrı olmaktan çok uzaktı. ''Her ulus tanrıyı kendi diliyle konuşturdu diyor Rousseau, oysa insanlık daima sadece tanrının kalplerinde nasıl konuştuğuna kulak verseydi yeryüzünde tek bir din olurdu.''* Kant'ın tanrısı nasıl eylem anında içimizde uyanan ahlak yasası ile kendini gösteriyorsa, Rousseau'nun  tanrısı da insanların kalplerinde konuşarak kendini ele verir, tanrının rasyonel biçimde ispatlanacak (veya yalanlanacak) bir mefhum olduğu düşüncesinden, ancak kalp gözü ile bilinebilecek tanrı düşüncesine geçilmişti. Ama işler bu raddeye bir anda gelmedi. Aydınlanma felsefesi tanrıya ve dinlere aklın cephesinden keskin eleştiriler yöneltti, doğa bilimlerinin bulguları da filozofların ekmeğine yağ sürdü, artık din en önemli işlevlerinden birini yani olguları açıklama gücünü büyük ölçüde yitirmişti. Akıl cephesi dinin bir ayağını sakatladı, pozitif bilimler söz konusu idi burada ve artık mitolojiye yer yoktu.

                     Aydınlanma Felsefesi Kendi Başını Yedi

Dinin olguları açıklama gücünün  kırılması artık herkesin mitolojiye mitoloji gibi muamele edeceğinin habercisi idi, mitolojiler bir bilme türü olmaktan çıkmış edebiyat alanına dahil edilmişti. Bütün bu durum dinlerin aleyhine gibiyse de dinler, aydınlanma felsefesi sayesinde akılcı eleştirilere karşı, bağışıklık kazandı. Din mefhumu artık bireysel bir mesele, bir mistik tecrübe, bir esrime ya da yarı esrime meselesi olarak görülür oldu. Din bir toplumsal proje olmaktan çıkıp bireylerin vicdanında, onlarla tanrı arasında müstehcen bir ilişki haline geldi. Aydınlanma Felsefesinin silahı akıldı ve artık dinler Akla karşı bağışıktı.      

                      Din:Seçkinler için Teoloji Halk için Mitoloji                               

Voltaire
Aydınlanma filozofları ne tamamen ateist ne de tamamen mümindi.Onlar daha çok aklın ışığı altında, dinleri yargılayan idealist kimselerdi, Yine de iş ulaştıkları sonuçları halkla paylaşmaya gelince, filozofların birçoğu temkinli davranıyordu. Örneğin ünlü Ansiklopedist Voltaire tanrıya inanmıyor fakat bunu hizmetçilerinin duymasından duyduğu korkudan dolayı geceleri uykusu kaçıyordu. Yine bir başka ateist Thomas Jefferson kitlelerde tanrı inancı kalmadığı takdirde, cumhuriyetçi erdemlerin de bulunmayacağından dem vuruyordu. Aydınlanmanın birçok filozofu kendileri için ayrı halk için ayrı bir din ve tanrı görüşünün olması gerektiğini düşünüyorlardı, eğer böyle olursa onlar işin teoloji kısmını hallederken halk da mitolojinin zahmetsiz cevaplarından istifade etmeye devam edebilirdi.
                                                                   

                                 Tanrıya Veliaht Aramak

Aydınlanma felsefesi halka hiçbir zaman ulaşamadı, işler filozof katında hallediliyordu. Filozofların Tanrının karşısına çıkardıkları akıl da çok geçmeden eleştirilerden nasibini aldı. Tanrıyı alt ettiği düşünülen aklın bu sefer kuru, soyut ve hesapçı oluşuyla kitleleri birbirine bağlayamayacağı fark edildi. Filozoflara gereken salt rasyonalizm değildi onlar biraz da estetik arıyorlardı. Frederich Jamesonun dediği gibi sistem yoksul düşmüş yapıları tahkim etmek için daha eski kodlama sistemlerine muhtaçtı,** Mistik ile dünyeviyi rahip (ya da filozof) ile cemaati sağlam ama estetikten de payını almış bentlerle tekrar birleştirmek lazımdı. Olgusal alanda aşağılanan din estetik alanda geri çağrılıyordu, fakat yüz geri dine rücu etmek gurur inciten bir durumdu. Bu değil bu değil bu hiç değil dönemi başlıyordu.
                                                

                            Yoksul Düşmüş Yapılar

İngiliz orta sınıfı hala büyük ölçüde aristokratik olan bir toplumsal düzeni, kendi menfaatleri uğruna dönüştürmeyi, büyük bir maharetle, gerçekleştiriyordu. İngiliz ticaret sınıfı daha 17.yüzyıldan başlayarak, yaşamını idame ettirmesi için hayati olan iktisadi-politik kurumlarını(Merkez bankası,Menkul Kıymetler Borsası vb) kurmuştu. Aynı dönemde Alman orta sınıfı soyluların boyunduruğunda gittikçe güç kaybediyordu. Ekonomi hala büyük ölçüde Junkerlerin elindeydi ve Almanya'da(Prusya) İngiltere'nin çoktan kaybetmişe benzediği patriyarkal kurumlar, hakimiyetini sürdürüyordu. Üstelik Alman felsefesi de İngiltere'nin devrimci burjuvazisinin toplumsal alanda açtığı gedikler nedeniyle İngilterede gözde öğreti olmuş  empirizmin zayıflıklarını görmüş, kendi felsefesini çok daha sağlam istihkamlarla donatmaya başlamıştı. Bütün idealistlerin aklında bir ibret vesikası olarak empiristlerin düştükleri çıkmazlar vardı. Kamusal alan tahkimatı ve estetikleştirilmesi görevi bireysellikten ödün vermeye yanaşmayan empristlerin sırtına yüklenmişti ve bireysel olandan topluma, tikelden genele hareket eden empristler çaresiz bir halde gelenek, görenek, anane gibi çoktan çaptan düşmüş kavramlara geri dönmüşlerdi.Tanrının ölümü, hırs, bireycilik, sömürüden ibaret hale gelen kamusal alanda şok etkisi yapmıştı ve dinin sınırsız cemaatleştirme işlevine acilen veliaht aranıyordu. Nitekim ihale idealizme kaldı.

Tanrının ölümü platonun 'Devlet'inde yada Moore'un 'ütopya'sında kuşkusuz çok fazla hissedilmeyebilirdi. Fakat çoğunluğun kapitalizmin pençesinde kıvrandığı bir toplumda tanrının ölümünün şok etkisi yaratması kaçınılmazdı.Tanrı düşüncesi ve dinler(itikadlar, ritüeller, söylenceler) toplumun tamamını boydan boya katedip farklı sınıfları sembolik bir kurguyla birbirine bağlıyordu. Bu sembolik kurgu kraldan köleye değin tüm yapıyı aynı ağ içerisine dahil edip  absorbe ediyordu. Sözcüğün geniş anlamıyla estetiğin dinle bu kadar yakından ilişkili olması bundan kaynaklanıyordu. Burjuvazinin hakim düşüncesi her ne kadar atıl yapıları yıksa da bu atıl yapıların işlevselliğine acilen ihtiyaç duyuyordu. Devrimci bir heyecanla yola çıkmış burjuvazi kapitalizmin yayılmacı ve yıkıcı karakteri sebebiyle kendisini mutlaklaştıramıyor ve fakat acilen mutlak bir sembolik düzene ihtiyaç duyuyordu. Dinlerin hem insanın mutlakı aramaya olan ihtiyacına cevap vermesi hem de soyut ve kuru aklın tam tersine estetik bir bağlanım sağlaması post-tanrısal çağda estetik mutlaklar bulma çabasına hız verdi.

Nasıl Psikanaliz için insanlık tarihi, fallik objeye hürmetin tarihi ise felsefe için insanlık tarihi de mutlaka ulaşmanın tarihidir. İnsanlar yüzyıllardır mutlaka ulaşmak için ihtişamlı yapılar kurmuş, düşünce sistemleri geliştirmiş, ütopyalar düşlemişlerdir. Mutlak ister doğa ister tarih isterse de burada ve şimdi şu diye gösterebileceğimiz bir objenin özü olsun bu düşünce insanları hep cezbetmiştir. Her şeyin geçici ve değişmeyen tek şeyin değişim olduğu bir dünyada mutlakı bulmak çok zordur. Hele gücünü bitmek bilmeyen dinamizminden alan kapitalizmin hüküm sürdüğü beldelerde bu imkansıza yakınsar. Schelling tarihin mutlaka yol aldığını düşünüyordu. Ona göre mutlakın tam manasıyla hüküm süreceği bir çağ gelecekti. Bu düşüncenin yeryüzünde kurulacak tanrının krallığını imlediği görülebilir. Fichte ise mutlak olanın Ben yani ego olduğunu, egonun kendini cisimleştirebilmesi için mutlak-olmayana ihtiyaç duyduğunu söylüyordu. Mutlak olmayan yani Benin dışında kalan her şey Benin kendisinin var olması için ihtiyaç duyduğu bir düşlemdi. Hegelin mutlakı  kendi içine kapanan sürecin adı olmuştu artık. Öznenin yükselişi romantizmle doruğa ulaştı. Romantizmde tanrının adı imgelemdi. Yaratıcılık bahşedilen imgelem kendisi dışında her şeyin kurucusuydu. Tanrının ölümünü ilan eden Nietzsche 'Babanın adlarını' tek tek müthiş bir gayretkarlıkla teşhis etse de kendisi de mutlak düşüncesinden kurtulamamıştı. Uçurumun kenarında dans eden üstün insan, mutlak olan güç isteminin ete kemiğe kavuşmuş hali idi.


                                              Sonuç

Tanrı tıpkı Medusa gibi kesilen yerlerden tekrar doğuyor, sadece ismi değişiyordu. Yine de öldüğü sanılan tanrıyı mezarından hortlatmak, tek başına yeterli değildi. Tanrı düşüncesinin yanında dinlerin işlevini yukarıda açıklamıştık. Din tanrıdan da dayanıklıydı, kılık değiştirip birçok alana sirayet etti. İçinde bulunduğumuz ve tanrı sonrası bir çağ olarak düşünülen çağımızda, hemen her şeyde dinsel etkileri bulmak mümkün, spor mabetlerinde panteonların geçişinden tutun da demokrasinin kutsal ve yüce meclisine kadar... Üstelik kapitalizmin metalaştırıcı gücü tam da metayla birlikte telaffuz edilecek son şey olduğu düşünülen dinlere de bulaştı. Artık modern tüketici istediği dini tanıtım cd'siyle birlikte paket halinde satın alabiliyor. Dinler gerçi hiç yok olmadı ama kendini aynı ile koruyamadı, modernizm öncesi cemaat dinlerinin yerini çok değişkenli karikatürleri aldı.(Eğer hümanist ve spiritüalistseniz  size  biraz Budizm verelim, ya da haşin karakterinize radikal İslam tam oturur.) (Piyasada dolaşıma giren tüm kültür ürünlerinin kaderidir karikatürleşme.) Toplumun organik birliğini sağlama işi, artık siyasi pratiklere, spor müsabakalarına, ve bireyin sınırsız  seçme gücü sebebi ile kendini tanrı gibi gördüğü alışveriş merkezlerine ihale edilmiş durumda. Üstelik tanrının öldüğü sanılan bir dönemin hazin anıtları olarak tanrının diğer adları ve kılıkları da halen vaki.
                         

Ahmet Koç


* Jean-Jacques Rousseau, Emile
** Friedrich Jameson, Diyalektiğin Birleştirici Güçleri
                                                                               

2 yorum:

  1. Guzel konulara deginilmis. Fakat bu yazi gozonune almadigi olgulardan ve structuralist yaklasimindan dolayi vb cok dar ve karamsar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim, eleştirinize gelince modern çağlarda dinler ve tanrının akıbeti meselesine farklı bir açıdan bakmak istememden mütevellit yer yer structalizme düştüğümü kabul ediyorum.

      Sil

Aydın mısın?

Aydın mısın Rıfat Ilgaz Kilim gibi dokumada mutsuzluğu Gidip gelen kara kuşlar havada Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden T...